19 Ekim 2008 Pazar

Çulhaoğlu Aydınlatıyor

Metin Çulhaoğlu son yazısında kapitalizmin dünya çapındaki krizine değinmiş ve bu krizin bir çökme beklentisi yaratmasına karşı uyarıda bulunmuş. Zihin açıcı. Sosyalistlerin iradi müdahalesini zorunlu kılan şartları anlatmış. Tekrar hatırlıyoruz; çökmez, ancak çökertilir.

Sonra Türkiye'ye gelmiş. Dünya çapındaki krizlerde, diğer ülkelerde oluşan alt dinamiklerin ve tepkiselliklerin çok farklı biçimlerinin ülkemizde yaşandığı tespitini yapmış. Sonuna kadar haklı.


"Türkiye’de ekonomik gerileme, durgunluk ve kriz uğrakları, salt kendi dinamikleriyle alındığında, geniş halk kesimlerini sola değil sağa yönlendirmektedir.
"

demiş. Sonuna kadar haklı. Burada bir parantez açıyoruz; yukarıdaki aksiyomu tersten okursak kısmen şöyle demek durumundayız:

Türkiye'deki görece ekonomik rahatlama ve istikrar dönemleri bazı halk kesimlerinin görece solda durduğu ya da sola meylettiği dönemlerdir.

Doğru mu? Genel hatlarıyla evet. (ne yazık ki)


Şimdi buradan yola çıkarak şunu sormak istiyorum. Solun kitle tabanını ağırlıklı olarak orta sınıflarda oluşturduğu, yoksullar arasında pek esamesinin okunmadığı, dolayısıyla genel yoksullaşma ile birlikte mülksüzleşen orta sınıftaki kitle tabanını da yitirdiği gerçekliği bunun en önemli kanıtı değil midir? Kapitalizmin siyasi ve ekonomik krizleri "devrimci durum"un olmazsa olmazıdır. Eğer bu durumda, ortaya çıkan vaziyet paradoksal bir şekilde solu yalnızlaştırıyorsa solun sorunu kendinde aramasından başka çare yoktur. Bu blogda, aşağıdaki "Benzinsiz Harekete Geçen Dolmuş" yazımızda Yurdakul Er'in ve Mesut Odman'ın son birkaç yazısında konu olan kapitalizmin krizinden ve ortaya çıkaracağı gelişmelerden endişe duyma hali de bizce tamamen bu sorunla ilgilidir.

Çulhaoğlu'dan devam edelim:
"
...
Üç başlığı ele alalım: Emperyalizm, dinci gericilik ve piyasacılık (kapitalizm).

İşçiler ve emekçiler dahil geniş kesimler söz konusu olduğunda, emperyalizmin, temsil ettiği ekonomik-siyasal-askeri bütünlük içinde; dinci gericiliğin, emperyalizm ve neoliberalizmle organik ilişkileriyle birlikte ve piyasacığın da, temelinde yatan kapitalist üretim tarzı açısından kavranıp bilince çıkartılmasını bekleyemezsiniz.

Emperyalizm, en başta “çocuklarımızın nereye savaşmaya gönderileceği” endişesiyle, “bizi bölmek istiyor” tepkisiyle ve nihayet Filistinli ve Iraklı “din kardeşlerimize” yönelik zulümle tanınacak ve tanımlanacaktır.

Dinci gericilik, bir yerde “canım herkes dininin gereklerini yerine getirsin” hoşgörüsüyle karşılanacak, bundan ötesi ise “ne yani bir şimdi şunu yapamayacak mıyız” tepkisini tetikleyecektir.

Piyasacılık ve kapitalizme geldiğimizde ise, bu olguların popüler tepkilere ön açan en baştaki dolayımı, yolsuzluk, hırsızlık ve “yiyicilik”tir. Şöyle de söylenebilir: İşsizliği de, yoksulluğu da sineye çekebilen insanımızın ayranı, en başta yolsuzluk, hırsızlık ve yiyicilik olaylarına tanık olduğunda kabarabilmektedir.

“Bu iş” böyledir ve daha fazlasının olacağı günleri beklemek yerine buradan yürünmesi gerekmektedir.
...

"


Bu kadar yalın ve bu kadar güzel anlatılabilirdi ancak. Söylenenleri siyasi hareket düzleminde bir özeleştiri olarak da okumak mümkündür. TKP'nin son dönem kampanyalarında öne çıkardığı argümanların tüm yaratıcılığına ve iyi niyetine rağmen emekçi kitlelerdeki yankı bulma olasılıklarını mükemmel değerlendirmiş Çulhaoğlu. Alternatif üslup ve yönelimlere ilişkin de elle tutulacak kadar gerçek öneriler getirmiş.

16 Ekim 2008 Perşembe

Tarafınıza Dikkat Lütfen!




soL gazetesi, artık ABD'nin psikolojik savaş aracı olduğu su götürmez olan Taraf gazetesinin Aktütün olayıyla ilgili "bomba" haberini olduğu gibi manşetine taşımış. Gerçi tek cümleyle Taraf'ın bu bilgileri nereden aldığı sorusunu dillendirerek durumu dengelemeye çalışmış ama ne yazık ki Taraf'ın sesini soL'da da yankılandırmış olduğu gerçeğini değiştirememiş.

soL'a Taraf'ın ipiyle kuyuya inilmeyeceğini hatırlatmaktan büyük üzüntü duyuyoruz. Haberin ve delillerinin ardında çok başka şeyler çıkabilir. Demedi demeyin.

4 Ekim 2008 Cumartesi

Son Dakika: Cemil Çiçek de Aynı Fikirde

Bir önceki yazımızda soL'daki tuhaf değerlendirmeye değinmiştik. Az önce öğrendik ki, Devlet Bakanı Cemil Çiçek de soL ile aynı kaygıları paylaşıyormuş.

Aynen şöyle diyor:

“Saldırının tezkerenin Meclis’te görüşüleceği günlerin arefesinde meydana gelmesinin manidardır.”

(Çiçek'in sözlerine tıklarsanız ilgili NTVMSNBC haberine ulaşabilirsiniz)

Şemdinli'deki Olay ve Tuhaf Bir İma

Şemdinli'de yaşanan çatışmada 15 asker hayatını kaybetti. soL, tuhaf bir tarafsızlık gösterisi yapıyor ve diyor ki;

Çatışmanın önceki gün gerçekleşen sınır ötesi hava operasyonu ve sınır ötesinde yeni kara harekatı için Meclis'ten onay beklendiği sırada gerçekleşmesi dikkati çekiyor.

Kimi zaman gerçekleşen faili meçhul bombalı saldırıların konjonktüre göre devletin terör araçlarını devreye sokmasına hizmet ettiğini görmek bir şeydir ve belki üstünde düşünülmeye değerdir. Ama faili meçhul kapsamına giremeyecek açık sıcak bir çatışmayı bu şekilde yorumlayarak "tarafsızlık" edebiyatı parçalamak ağır bir şeydir. Altından kalkılması zor bir şeydir. Her sorunun çözümünü döndürüp dolaştırıp bağladığınız 'emekçilerin harekete geçişi'ndeki rolünüzü imkansızlaştıran bir şeydir.

Bu nasıl tarafsızlıktır ki, kılı kırk yaran titizlik görüntüsü verirken aniden nesnellikten fersah fersah uzaklaşasınız?

İma edilen şu mu, "Kara operasyonlarının onaylanmasına siyasi ve psikolojik altyapı hazırlamak için bu olay tezgahlanmıştır. " Eğer öyleyse ya saldırıyı yapanların devletle işbirliği halinde bir grup ya da bizzat devlet güçleri olduğu iması yapılmaktadır, ki şimdiye kadar yaşananlar gösteriyor ki, bunun altı kolay kolay doldurulamaz.

Ya da devlet güçlerinin provake ederek PKK'yı böyle bir saldırıya mecbur etmesi durumu ima edilmektedir ki, böyle bir oylama öncesinde PKK'nın provakasyona gelip böyle bir eylemi yaptığı iması da açıklama sorumluluğunu peşinden getirmektedir. PKK düzenli ordu mudur ki, sürekli mevzilerini korumak zorunluluğu olduğu için her saldırıya anında yanıt vermek zorunda olsun? Gerilla savaşı yapan grup, yapacağı saldırının zamanlamasına karar verme üstünlüğüne sahiptir.
Gaza gelerek saldıran bir güç gerilla savaşı yapamaz. Eğer PKK Türkiye'yi Kuzey Irak batağına çekmeye çalışıyor iması varsa, bu da başka şeylerle desteklenmelidir. Lafı ortaya atıp kaçmak olmaz.

İma etmek de sorumluluk ister. Yoksa Zaman gazetesinden ne farkınız kalır?

29 Eylül 2008 Pazartesi

İddia Ediyoruz

soL internet gazetesi yeni formatıyla yayına başlayalı birkaç ay oldu. Bu süre içinde yapılanmaya ve eksiklerini gidermeye devam ediyor. Yayına başlarken okurların haberlerle ilgili yorum yazmalarına olanak tanınacağı söylenmişti. Şaşırarak okumuştuk. Acaba gerçekten olabilir miydi?
Eleştirel yaklaşımlara yönelik tavrını bildiğimiz TKP acaba böyle bir şeye olanak sağlar mıydı? Zira daha önce de bir takım iç kilitlenemelere çare olarak üretilen eleştiri-özeleştiri mekanizmasını işletme kararının ve Komünist gazetesinde başlatılacağı duyurulan "Forum" sayfalarının buhar olup uçuşunu gözlerimizle görmüştük. Günah çıkartıcı, köksüzleşmiş eleştiriye önlem olarak kapatılan kapıdan ilerletici eleştiri bile giremiyor. Temel yaklaşım eleştiriyi duymamak için tüm olanakların seferber edilmesi. Eleştirel yaklaşımları eritmek için de "dikey"liğin tüm olanaklarını kullanmak ve eleştirinin yataya yayılmasını elden gelen tüm olanaklarla engellemek.

Şimdi bu tutumunu bildiğimiz dostlarımız eleştirinin yatay yayılmasına olanak sağlayabilecek böyle bir sistemi, yani okur yorumlarını nasıl yayınlayacak, gerçekten merak ediyoruz. Birkaç olasılık var;
Ya sadece haberleri okur yorumuna açacaklar, köşe yazılarını bunun dışında tutacaklar,
Ya yorumların eleştirel olanlarını filtreleyecekler
Ya da Komünist'teki forum sayfası misali, yorum yazma sistemini unutup unutturacaklar.

Umarız yanılıyoruzdur.

28 Eylül 2008 Pazar

Mesut Odman ve Cüret

Yalçın Küçük bana hep güzel bir karikatür gibi gelmiştir. Normalleşmiş karikatür güzel değildir. Yalçın Küçük'ün normalleşmişi olmaya çalışan Mesut Odman bugün bir şeyler yazmış.

Neler mi yazmış?
Dört cümleyle en güzel biçimde anlatabileceğini yine onlarca cümleyle "özetleyen" Odman, lafı dolandırma ustalığının arasına bir de bazı düşüncelerini serpiştirmiş.

Solcular hep çektikleri acıları dile getirerek ve toplumsal özneyi (emekçiler) aynı acı ve eziyetleri çekmeye davet ederek hiç bir şey başaramazlar. Özne, ancak dik duranın ve mücadele edenin peşinden gider; diye özetleyebileceğimiz sözler.

Mesut Odman'ın indirgemeciliğine alışkınız. Bir şeye şöyledir dediği zaman dünyadaki her şeyi öyle göstermeye gayret eder.
Devrimcilerin acı edebiyatından başka bir söyleme sahip olmaması kötü bir şeydir elbette.
Ama şuna ne der acaba Odman;
Devrimci özne, siyasi etkisine gireceği harekette güç ve kararlılık görmek ister. Bu topraklarda (ki yer yer ortadoğu özellikleri gösterir) muhalifseniz kararlılığınızın en inandırıcı kanıtı cürettir. Ancak akıl ve cüreti bir araya getirebilen bir siyasal hareket bu topraklarda sürükleyici olabilir.

Bahsettiğimiz cüretin bu topraklarda sistemden gördüğü karşılık bizim tercihimizden bağımsız olarak acı ve eziyettir. Eğer bu bir bedelse devrimciler bu bedeli ödemekten geri durmamak durumundadır. Neden mi? Kahramanlık madalyası almak için değil elbette. Cüretkâr duruşunu devrimci özneye bir veri olarak sunabilmek için elbette. Başka çare yoktur. Cüret şarttır ve karşılığında ödenen bedeller de kişisel olgunluğu besleyip nirvanaya ulaşmak için gizli tutulmaz. Kararlı duruşun verilerinden yalnızca biri olarak emekçilere sunulur. Elbette uygun biçimde.

Odman bu konuya neden mi değinmiş? Acı edebiyatına gırtlağına kadar gömülüp olsa olsa emekçiler gözünde zavallı pozisyonuna gelmişlerin karşısında kazandığı "doğruyu söyleyen adam" görüntüsünün olanaklarından yararlanıp devrimci cüret konusunda (illa ki kadrolarının sınıfsal bileşimi ve yaşam biçimi ile bağlantılı olarak) en küçük bir varlık gösteremeyen ve emekçiler gözünde bir türlü beklediği yeri edinemeyen 'siyasi hareketi'nin içini ferah tutmak için.

Başka neden olabilir ki?

27 Eylül 2008 Cumartesi

Titizlik

Dikkatimi çekiyor hep. soL'daki bir çok haber, noktasına virgülüne kadar NTVMSNBC haber portalındaki haberlerin aynı. Kimi zaman bu portaldaki özgün değerlendirmelerin bile tuhaf şekilde soL'da yer aldığına şahit oluyoruz.

Ama bugün soL farkını açıkça ortaya koymuş. NTVMSNBC, Ergenekon Operasyonu kapsamında tutuklanan Tuncay Özkan'ın fotoğraflarını yayınlarken yanındaki polislerin yüzünü sansürlemeye gerek duymamış.
Ama soL, bu konudaki titizliğiyle göz dolduruyor. Güzel bir bulanıklaştırma efektiyle polisleri kamufle ediyor. Ne olur, ne olmaz diyor.

İki fotoğraf arasındaki fark:

"Call Center" direnişleri

Nasreddin Hoca samanlıkta kaybettiği iğneyi samanlık karanlık diye dışarıda arar ya, benzer durum TKP'de var.

"Çürüme" doruklarda diye, varlık sebebini dayandırdığı işçi sınıfına yanaşamaz. "Steril" kesim ve katmanlarda şansını dener. Aslında kapitalizmin bu döneminde kendi algıladıkları biçimde bir sterilizasyon olanaklı değildir ama; sorun, kadroların ağırlıklı kesiminin kendi sınıfsal pozisyonlarına ya da yaşam biçimlerine yakın kesimlerin içinde iğne aramaları sorunudur.

"Moda sahilleri" komedyasını ve "Call Center" direnişlerini böyle açıklayabiliyoruz.

"Call center", kariyer ve yükselme hırsının, yani sınıf atlama beklentisinin doruklarda (boşuna) olduğu işkollarından biridir. Çalışanların işten hoşnutsuzluklarıyla sisteme adapte olabilme potansiyelleri ters orantılı seyreder. Kısa erimli sert tepkiler verirler ve bu tepkiler illa ki tersine döner. Çoğunlukla ağır kokşullarda çalışıp az kazanırlar ama bitip tükenmez bir orta sınıf tüketim eğilimi içinderdirler. Yani işçi gibi çalışıp burjuva gibi tüketmeye çalışırlar. Çürümeyi yoksulların kültürel ve sosyal eğilimlerinden daha çok bu açmazda görmeliyiz. Bu açmaz sınıfsal davranışlarında patolojik eğilimlere yol açar.

İğneyi dışarıda aramak rahattır ama kesin olan şu ki, asla bulunamayacaktır.

23 Eylül 2008 Salı

Okuyan ne diyor?

Kemal Okuyan, uzunca bir aradan sonra bugün yine soL'da yazmış.
Yazısında dünya ve Türkiye solunun, ABD emperyalizmini değişik ölçü ve biçimlerde "dengeleyen" odakları değerlendirmelerine ilişkin endişelerini dile getirmiş. Dengeleyen odakları sayarken AB ile Latin Amerika solunu birlikte anmış. Konunun hassasiyetiyle bağdaşmayacak derecede kaba bir sınıflama olduğunun ilk kanıtı bu.

"Bırakın Putin solculuğunu, onurumuz ve iftiharımız olan Chavez devrimciliği dahi, solu iktisdarsızlaştırmakta, soluksuz bırakmaktadır."

Yazım yanlışı yapılan yerde 'iktidarsızlaştırma' yazarken sözcük biraz 'istikrarsızlaşma' ile karışmış gibi; ama büyük olasılıkla ilkinin kastedildiğini düşünerek okuyoruz.

"Chavez devrimciliği" derken ne kastediliyor, bilmiyoruz ama; Chavez'e bakarak iktidar hedefinden vazgeçme eğilimi geliştirecek bir solu Okuyan'ın nerede gördüğünü sormak durumundayız. Sayın Okuyan Chavez'i Subcommandante Marcos ile mi karıştırmaktadır? Yoksa Latin Amerika solundaki ulusalcı tonlar, "bu işi işçi sınıfı yapar ancak" ezberine yönelik kimi küçük darbeler rahatsızlık mı yaratmaktadır?

21 Eylül 2008 Pazar

Benzinsiz Harekete Geçen Dolmuş

"Ama, başta Korkut Hocamız ve Ergun Çağlayan’ın iktisadi analizleri olmak üzere, soL yazarlarının ortak endişesi, hep, uluslararası krizin Türkiye’yi yakın bir gelecekte vurmasıydı. Şimdi olan, odur. Demek, felaketin eşiğinden içeriye doğru geçiş yapıyoruz." demiş Yurdakul Er 19 Eylül 2008 tarihli yazısında.

Kapitalizmin uluslararası krizinin ülkemizde bazı sonuçlar vermesi bizi endişelendirmez. Kapitalizmin geleceğine ilişkin beklenti ve yaklaşımlarımızın önemli bir kısmı bu beklenen sonuçlar üzerine kuruludur. "Kriz yoksulluğu tetikleyecek, acıya, sıkıntıya neden olacak, bu yüzden endişeliyiz" yaklaşımı komünistlerin yaklaşımı değildir.

"Bu satırlardan bir siyasi iradeyi veya gerçekten has bir yazı adamını “övmek” sonucu çıkarılmasın. Söylemek istediğimiz mesele çok başkadır: Türkiye, 1989 tarihli büyük ve küresel karşı devrim dalgasından bu yana, bu topraklarda, artan bir hızla bambaşka bir aydın ve sosyal devrimci tipi de yaratmış bulunuyor. Yaygın olmaması kimseyi şaşırtmasın. Bir başka “akıl” var artık gündemde. Solun da görmek istemediği bir şey bu. "

Sayın Er'in kastettiği "aydın ve sosyal devrimci tipi" saksıda yetişip asla toprağa transplante edilememiş aydın tipidir. Bahsettiği '89 tarihli karşı devrim dalgasından beri köklerindeki saksıdan kalma toprak parçacıklarındaki enerjiyi tüketmiş ve artık gerçek toprakta kurumakla yüzyüze gelmiştir. Aşağı yukarı birkaç yılda bir şapkayı önüne koyup herşeyi sil baştan ele alacak denli yeni sürecin olanaklarından beslenmekten uzaktır. Somut durumun somut tahlilini yapmaktaki kıvraklık artık siyasi aklın boyunu ölçmeye yetmiyor. Dolayısıyla bu aydın tipi bizi heyecanlandırmaya yetmiyor.

"O insanlar, kendilerinden sonraki kuşağı da yetiştirdiler: “98’liler” gündemdedir.
"

Burada gazın ayarı kaçmış gibi duruyor. Yetişene yetiştirenlerin bile bakışı; birey odaklı yaşama sahip, siyaseti sosyal-kültürel yaşamında yalnızca bir renk olarak benimsemiş, cüretkârlıktan fersah fersah uzak, birkaç yıllık periyotlarla belirip kaybolan gençlik patlamaları oldukları noktasındadır. Provakatif ve çözücü etkilerden uzak tutulabilmelerinin nedeni siyasi akıllarının gelişkinliğinden ziyade asla riske sokmak istemedikleri orta sınıf yaşam tarzlarını koruma güdüleridir.

"İktidar isteyenler, Türkiye’yi toplumsal bir kurtuluşla yenilemek isteyenler, birlikte davranmanın yollarını da bulmak zorundadır. Küresel krizin hepimizi vurduğu bir noktada, bu, çok da zor değildir. "

İşte burada bakla ağızdan çıkıyor. Önceki yazılarda değindiğimiz dolmuşta birkaç koltuk boş kalmış olmalı ki, solun tükenişine sefer yapan dolmuşa bir çağrı daha yapılıyor. İktidar istemekten çoktaan vazgeçenleri bize böyle yutturmak kolay mıdır acep? AKP'yi arkadan ittirme politikasını merkeze alanları iktidar mücadelesi veriyor diye adlandırmak nedir? Nedir? Nedendir?
Dolmuşun benzini daha harekete geçmeden bitmektedir. Yurdakul bey görmemekte midir?

16 Eylül 2008 Salı

Diğer Sol

"Türkiye solundaki yanlışlara ve bu yanlışların süreklileşen bir gerilemeye neden olmasına bakıp, “bizim” cenahın öne çıkmasından keyif alan varsa, bu arkadaşlarımız da bir hayal dünyasına kayıyorlar derim."
demiş Aydemir Güler.
O halde aklımıza şu geliyor, geçtiğimiz dönemde TKP'nin güncel siyasette ve özellikle seçimlerde diğer "sol" ile arasına koyduğu mesafeyi artık azaltmaya meyletmesine neden olan şey nedir? Yukarıdaki cümleden diğer "sol"un durumunun artık eskisinden daha da vahim olduğunu çıkarabiliyoruz ve buna katılıyoruz da. Peki şöyle mi düşünülmüştür; "Bugüne kadar onlara mesafeli duruşumuz onları değiştirmemizi engelledi. Yakın olalım, birlikte olalım, etkileyelim. "
Eğer TKP'de böyle bir eğilim varsa bu bizim aklımıza kürtçü siyasetin kuyruğuna takılanların uydurduğu "gerekçeleri" getiriyor. "Onlardan koparsak emperyalistlerin kucağına düşerler" diyorlardı. Onlardan kopmadılar ve şimdi emperyalistlerin kucağındaki kürt siyasetinin kucağında derin derin uyuyorlar.
Üstelik TKP mahcup mahcup kapılarını aşındırırken dalgalarını da geçiyorlar. Burada bir örneği var.
Şapkayı önümüze koyup düşünelim artık. Parti (kadro) olarak muhteviyatımızı İstanbul entelijansiyasının solcu kesiminden mürekkep halden tüm Türkiye'den devrimci kitle önderlerinin bileşimine dönüştürmezsek daha çook tıkanmalar yaşar ve çıkışı böyle nafile yerlerde ararız. Diğer "sol"u sürükleyecek olan şey onların dışından gelişecek bir devrimci kitle hareketidir. Bu hâlâ böyledir ve değişmemiştir. Şu anki taban muhtevasıyla Parti, yukarıda değinilen yakınlaşmalara girerse onlara benzeyecektir. Ne yazık ki...

13 Eylül 2008 Cumartesi

İstifaya Davet

Gemiler geçiyor US'li, NAVY'li,
Gemiler geçiyor toplu tüfekli...

Dostlarımız ilk NATO gemilerinden birinin geçişini boğaz kıyısına dizilip protesto ederek rahatsızlık belirtme sorumluluklarını savmış olacaklar ki, ardından boğazı aşındıran sürüyle NATO gemisine ses çıkarmadılar. Bu kadar kolay mı kanıksadılar Montrö'nün yırtılıp atılmasını diye düşünmeden edemedik.
Ya yankee'ye "go home deyip" adam olana bir kez söylenir, anlamıyorsa ben ne yapabilirim ki demeye getirdiler, ya da bu eylemleri süreklileştirmenin birinci koşulunun gittikçe tarzı ve gücü daha etkili olan eylemler düzenlemek gerektiği gerçeğini bildiklerinden, sesi soluğu kesip beklemeye geçtiler.
Kabul, saatlerce güneşin altında gemi bekleyip namusu kurtarma eylemi yapmak, Moda'da bira tenekesini devire devire eylem yapmak kadar "keyifli" olmayabilir. Ama, kuzum, siz siyaseti aynaya, gözlerinizin içine bakabilmek için mi, yoksa iktidarı almak için mi yapıyorsunuz?

21 gün sınırını delmek için kepaze oyunlar çeviren ABD gemilerini görünce TKP başbakanı istifaya davet etmiş. İstifa etmez ki, ettirilir. Bunu bilmiyordum demeyin sakın.

12 Eylül 2008 Cuma

Dolmuş Seferleri


Yurdakul Er, yeni bir dolmuş seferi düzenlemiş görünüyor.(Tıklayınız)
Parti'nin son açıklamalarında şaşkınlıkla izlediğimiz "Yerel seçimlere "sol"un ortak adaylarıyla girme" kararının da saatlerce dolmuş bekleyip de artık nereye gittiğine bakmadan gelen ilk dolmuşa binme eylemine benzediğini görüyoruz.

Sayın Er'in Parti'nin yeni dönem yapılanmasında neredeyse tek belirleyici unsur olarak kabul gören matbuat dolmuşunun da geçtiğimiz süreçte başarılı bir kalkış yaptığını hatırlatalım.

Dolmuşun her seferinde benzininin bittiğini ve yolda kaldığını eklememize gerek var mı?

Kaan Arslanoğlu Doğru Söylüyor

...
Ama sol liberaller cephesinde böyle dönemlerde çelişkiler iyice sırıtır. Örneğin bakınız bizdeki sol liberallere. Bunların bir bölümü öyle keskin, öyle devrimcidirler ki sizi bizi, kimseyi beğenmezler. Sık sık sosyalizmden bahsederler. Fakat sosyalizmin gerçekleşebileceğine dair ciddi bir beklentileri, inançları var mıdır cidden? Olmadığı açıktır. Çünkü sosyalist devrim isteyen bir siyasi hareket halkı kazanmaya çalışır. Propagandasını, örgütlenmesini o esasa göre yapar. Türkiye'deki liberal, liberal-radikal sol ise halkı soldan nefret ettirmek için özel bir çaba içinde gibidir...

Sanki "Moda Sahillerinde Bekliyorum" eylemini ve eylemcilerini anlatıyor gibi geldi bize Kaan Arslanoğlu'nun söyledikleri. Yanılıyor muyuz acaba?

11 Eylül 2008 Perşembe

Moda Sahillerinde Bekliyorum



...
Ramazan ayında, hem de cuma günü moda sahilinde topluca içki içerek yaptığınız işi gericilikle, işbirlikçilikle ve piyasacılıkla mücadelenin eylemsel dışavurumu olarak açıklamak için ya siyasetten hiç anlamamanız gerekiyor, ya da orta sınıf yaşam tarzının kendini savunma refleksine sıkışmış "ilericiliği"ni ağır ağır haşlanan kurbağa misali kanıksamış olmanız gerekiyor.

Şimdi dostlarımıza bunu söylesek ne diyecekleri derhal kulaklarımızdadır. "Toplumsal çürümeyle içiçe geçmiş gericileşmeye karşı çıkmak güncel sorumluluktur. Önemli olan gericileşmenin işbirlikçilikle ve piyasacılıkla bağını gösterip tepki gösteren kitleleri kapsamaktır. "

Eğer bu söylenenin pratik eylemsel açılımı moda sahilinde hep beraber elde şişeler, içip içip türkü söylemekse, ağızlardan düşmeyen "çürüme" kavramından soL'a düşen bölümü bir daha düşünmelerini öneririz dostlarımıza.
İlgili haber>>